Preloader gif

Güneşi Doğuran Kadınlar…

Genel 29.06.2017
Güneşi Doğuran Kadınlar…

Önce o uyandı, sonra güneş doğdu. Güneşi o doğururdu.

Çocukluğundan beri merak ederdi, güneş battığında kuşların nereye sığındığını. Doğada bir şekilde var olan her şeyin bir sığınağa ihtiyacı olduğunu düşünürdü. Haksız da sayılmazdı hiç.

Babasız kalan kızlar için bir çeşit sendromdu sığınak arayışı. Hani biri çıkıp da şu hayatta en çok neye sahip olmak istersin dese, hepsinin vereceği cevap aynıydı.

Belki biraz da bu yüzdendi, yağmurlu havalarda kuşları penceresi önünde toplama çabası…

Bazı insanların dünyaya yaralı geldiğine inanılırdı. Onlardan biriydi. Yaralı doğduğu yetmezmiş gibi bir de babasının yuvarladığı çığın altında kalmıştı. Kırılmıştı kolu kanadı. Hiçbir zaman uçamadı.

Aynanın karşısına geçti, iki yana ayırdı kömür karası saçlarını. Yaralarıyla yüzleşme günü gelmişti artık. Yorgun parmaklarıyla ördü yavaş yavaş. Bir ara yüzünün yeni çizgileriyle göz gözde geldi.

Zayıflıktan incecik kalan boynunda çığlık çığlığa bir kuş kanatlanıverdi. Kendi kafesini aramaya çıktı.

Bir karanfil olmayı düşlediği günleri hatırladı. Bir karanfil olmayı düşlerken, onu kendisine dokunanı yaralayan bir kaktüse çevirmişti bahtı. Bir balığın yaralı ağzıyla konuşuyor olması da bundandı.

Fırat suyunu gören bir taşa yaslandı, insan her zaman sırtını yaslayacak bir şey arıyordu. Bu dünyada hala taşların var olmasına duyduğu minneti anlattı.

İnsanlarla konuşmayı bıraktığından beri doğayla konuşurdu. Bazen kurak toprak olurdu ahbabı, bazen bir kuru ağacın gövdesi. Bazen bir kargaya fısıldardı acılarını, üç yüz yıllık hüzün bırakırdı. Bazen bir kelebeğe anlatır üç günlük ömrüne bir tutam da acı katardı.

Kalbinin, yün yumağına dolanmış bir kedi gibi olduğu anlar da yaşardı bazen. En çok da baharın ilk günlerinde hissederdi bunu.

Kar kalkınca toprağı yarmaya başlardı tohum. İlkin narin bir papatya açardı. O, papatyayı toprağın altında bıraktıklarından kendisine bir hediye sanırdı.

Elleriyle kapattı yüzünü, avuç içlerine konuşmaya başladı. Anlattıkça anlattı.

En son nereden kırıldığını, kalbinin nasıl acıdığını, kim tarafından nasıl yaralandığını anlattı. Sonra özlemi dökülmeye başladı dilinden. Bir kişiyi kaybetmiş olmakla, binlerce kişi arasında nasıl yalnız kaldığını anlattı.

Dünyanın bazen yalnızca bir insandan ibaret olabileceğini ve o olmadığında tüm var oluş amacını yitirebileceğini söyledi avuçlarına. Karanfil kokan avuçlarını yavaşça sürdü sırtını yasladığı taşa. Masum bir çocuğun saçlarını okşar gibi okşadı taşı.

Çıkardı pazen elbisesinin cebindeki makası, kesti her telinden acı akan örgülü saçlarını. Avuçlarını sürdüğü taşın üzerine asıverdi. Yalnızca saçlarını değil, hayallerini de asmıştı.

Onun yaşadığı topraklarda sevdiğini yitiren kadınlar, iki örgü yaptıkları saçlarını keser, mezarı başına koydukları taşa asardı.

O taşın üzerinde hiçbir zaman isim yazmadı. O kadınlar, ne yaşarlarsa yaşasınlar sevdiklerini isimlerini asla unutmadı.

Ama kendilerinin ne ismi bilindi ne de akıbeti. Silindi gitti.

Önce kadınlar uyandı, sonra güneş doğdu. Çünkü o topraklarda güneşi kadınlar doğururdu…

Sosyal Medyada Paylaş:
Twitter'da paylaş Facebook'ta paylaş Google+'ta paylaş Buffer'da paylaş Pinterest'te paylaş

“Güneşi Doğuran Kadınlar…” için bir yorum bırak

Email adresiniz paylaşılmamaktadır. Tüm alanların doldurulması zorunludur * *

YORUM YAZIN:

2